26 Mart 2013 Salı

Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri-William Peter Blatty

The Exorcist kitabının yazarı William Peter Blatty, dini öğeler içeren bir psikolojik gerilimle geri dönmüş. Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri; farklı bir konuya ve şaşırtıcı bir sona sahip.
Kutsal-Mezarın-Günahkar-Misafiri-William-Peter-Blatty

Aslında kitap, hiç alakası yokmuş gibi görünen yerlere bırakılmış ipucu ve labirent parçalarının, kitabın sonunda tuhaf bir şekilde birleşmesinden oluşuyor. Kitabın ilk bölümü son derece heyecanlı ve su gibi okunuyor. Ancak sonraki bölümleri takip etmekte zorlandım açıkçası. Sürekli bir kaç sayfa geriye dönüp hem isimleri hem de olayları teyit etme gereği duydum. Sakin bir kafayla okumanızı özellikle tavsiye ederim. Çünkü başlarda bahsi geçen büyük-küçük her olayın, kitabın sonunda gizemi mutlaka açıklanıyor. Bu nedenle "incir çekirdeği" kadar küçük bile olsa, okuduklarınızı aklınızda tutun:)

Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri 'nin konusuna gelince...1973 yılında Arnavutluk'ta, bir polis birliği, Spac adlı dağ köyünün yakınlarında, Güvenlik Şefi Mehmet Şehu'ya düzenlenen suikast girişiminin zanlısını aramaktadır. Kayalıklarda yapılan zorlu tırmanışlar ve uzun süren aramalar neticesinde ekip suçluya ulaşamaz ve dönüş yoluna koyulur. Ancak bu esnada karşılarına Esir çıkar ve polis birliği derhal Esir'i yakalar. Yalnız bir sorun vardır; Esir hiçbir şekilde konuşmamakta, kendisiyle ve kim olduğuyla ilgili hiçbir bilgi vermemektedir. Bunun üzerine Sorgucu ve oğlunun da içinde bulunduğu grup, Esir'i konuşturmak için işkence yöntemine başvurur. Tuhaf olan, Esir'in hiçbir işkenceye tepki vermemesi, kılını bile kıpırdatmamasıdır. Sorgucu son çare olarak sağır, dilsiz ve bir tarafı felçli olan küçük bir çocuğu getirir ve oğluna, Esir'in  konuşmaması halinde çocuğun acıyı hissetmeyen parmağını kesmesini söyler. Ancak Sorgucu'nun işkence düşkünü oğlu, çocuğun acıyı hisseden elinin serçe parmağını keser ve Esir'in önüne atar. Buna sinirlenen Sorgucu odadan ayrılır. Yarım saat sonra bu duruma son vermek için sorgu odasına geri dönen Sorgucu, gördüğü manzara karşısında şok geçirir. Muhafızlar çıplak ve beyin sarsıntısı geçirmiş halde baygın ve doktorun çantasındaki uyuşturucular vücutlarına zerk edilmiş halde yatmaktadırlar. Doktor kalp krizi geçirmiş, işkencecilerden birinin soluk borusu ezilmiş, diğerinin ise boynu kırılmıştır. Sorgucunun oğlu da ölenler arasındadır. Sonuç olarak, yalan makinesinde uyuşturucuya, dayaktan kafes yöntemine kadar pek çok işkence yönteminin denendiği, ancak melek gibi yüzüne bakanların irkilip daha önce bir yerlerde gördüğü izlenimine kapıldığı Esir kaçmıştır. 

Peki, Esir kimdir? Gizli bir misyonu olan doğaüstü bir varlık mıdır, yoksa insanları kandırmada son derece usta bir şarlatan mı? Sorgucu Esir'i yakalamak için peşine düşer ve yolları Kudüs'te kesişir. Bu karşılaşmanın sonucu ise her türlü tahminin ötesindedir. 

Kitabın en az iki defa okunması tavsiye ediliyor. Bence çok yerinde bir tavsiye, çünkü başta da belirttiğim gibi, farklı kişilere ait olaylar birbirinden bağımsız ve kopuk kopuk anlatılıyor. Siz hangi olayın kiminle ilgili olduğunu düşünürken, kitabın sonundaki soruşturma raporuyla herşey açıklığa kavuşuyor ve tüm taşlar yerine oturuyor. Siz de böylece rahatlamış oluyorsunuz. Hep aynı tarz kitaplardan sıkıldıysanız, bu kitapla kısa bir mola verebilirsiniz.

21 Mart 2013 Perşembe

Kitap Hırsızı- Markus Zusak

Piyanist filmini ilk izlediğimde ne hissettiysem, Kitap Hırsızı'nda da aynı şeyleri hissettim. Uzun zamandır bu kadar doyurucu, bu kadar farklı bir kitap okumamıştım açıkçası. Bir kere anlatım şekli çok farklı, zira tüm hikaye ölümün/azrailin ağzından anlatılmış. Bir de okuyucuyu yerine zımbalayacak olaylar küt diye bırakılıvermiş, hemen ardından yumuşacık cümleler serpilmiş sayfalara. Bu da kitabın sonuna kadar boğazınızda bir yumru, gözlerinizde nem demek:) Bu kitap bence okullarda ders olarak okutulmalı, okumayı sevmeyen çocuklara ilaç niyetine verilmeli.

Kitap Hırsızı bugüne dek pek çok farklı kapakla basılmış.

Bizdeki son hali ise şöyle:
Kitap-Hırsızı-Mark-Zusak

Kitap Hırsızı; 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyasında yaşayan küçük Liesel'in, tüm olumsuzluklara rağmen vazgeçmediği okuma aşkını anlatıyor. 

Liesel ve 6 yaşındaki erkek kardeşi, anneleri tarafından evlatlık verilmek üzere trenle Münih'e götürülür. Ancak yolda küçük Werner hastalanır ve ölür. Bunun üzerine Liesel ve annesi isimsiz bir kasabada çocuğu defnederler. Liesel, mezarlıktan çıkarken karların arasında Mezar Kazıcının El Kitabı isimli bir kitap bulur. Okuma-yazma bilmeyen Liesel'in, onu karnı açken bile kitap çalmaya sevk edecek okuma aşkı da böylece başlamış olur.

Anne-kız, Münih'in epey dışında yer alan Molching kasabasının Himmel Sokağında bir eve gelirler. Annesi Liesel'i bu eve bırakır ve oradan ayrılır. Artık Liesel'in yeni annesi, gardırop genişliğinde ve tüm küfürbazlığına rağmen kocaman bir kalbi olan çamaşırcı Rosa Hubermann ve çok güzel akordeon çalan boyacı Hans Hubermann'dır. 

Liesel kardeşinin ölümünü unutamaz ve bu acı hatıra kendisini gece gelen kabuslar ve yatak ıslatma eşliğinde gösterir. Hans'ın yardımıyla kabuslarıyla baş etmeyi öğrenen Liesel, bir süre sonra Hans ile okuma-yazma derslerine başlar. Böylece Liesel için kelimeler hemen öğrenilmesi ve kullanılması  gereken birer hazineye dönüşür.

Hans bir gün Liesel'e alfabeyi öğretirken kocaman ağzıyla gülen bir çöp kız çizer. Ancak kızın gözleri yoktur. Liesel babasına kızın gözlerinin olmadığını söyler. Babasının cevabı ise yürekleri titretecek kadar zariftir:"Öyle bir gülümsemeyle gözlere ihtiyacın yok zaten."

Yahudilerin birer birer toplanarak Nazi kamplarına götürüldüğü günlerden hemen önce, Max adında yahudi bir genç adam, Hubermann'ların evinde saklanmaya başlar. Yakalanırlarsa, hayat Hans ve Rosa için muhtemelen sona erecektir. Buna rağmen, Hans'ın geçmişte verdiği bir söz uğruna bu riski göze alırlar ve Münih bombalanana dek Max'ı evlerinde saklarlar.

Ancak kahverengi gözlü Hitler'in mavi gözlü Almanya düşü; cennet manasına gelen Himmel Sokağı'ndaki mutlu günleri bir daha geri dönülemeyecek şekilde cehenneme çevirecek, kitap hırsızı Liesel tüm sevdiklerini kaybederken, kitapları ve yaşamını yazdığı sayfalar sayesinde hayatta kalacaktır.

Kitapta sadece bir şeyi çok merak ettim; Liesel'in kiminle evlendiğini. Ve içimden bu kişinin Max olmasını diledim. Kitabın filmi için hazırlıklar da başlamışken, elinizdeki her şeyi bir kenara bırakın ve kibar ölümün güzel hikayesi Kitap Hırsızı'nı mutlaka ama mutlaka okuyun.

Not: Kitapta Liesel'in hikayesi Sydney'de son buluyor. Öğrendim ki; Sydney yazarın doğum yeriymiş aynı zamanda. Hoşuma gitti bu ayrıntı.

1 Mart 2013 Cuma

Şeytan Yemini-J. Christophe Grange

Şeytan Yemini, içerdiği dini öğeler ve ele aldığı Araf ve Şeytan konuları ile Grange'in okuyucuyu yine büyük bir ustalıkla şaşırttığı kitaplardan biri. Belli bir süre komada kalıp tekrar hayata dönme gibi bir hatıraya sahip olmayan insanlar için, tünelin ucundaki ışık hikayesi genelde espri konusudur. Hatta Cem Yılmaz'ın "biri bana geel, geeeel, dedi." esprisi, bugüne kadar yapılanların en iyisidir bence:) Gazetelerde okuduğumuz ölümden dönme hikayelerinde, tünelin ucundaki o beyaz ışık sayesinde kişi artık daha iyi olmaya, hayatının kalanını hayırlı işlere adamaya karar verir, vs.

seytan-yemini-özeti

İşte Şeytan Yemini, ölümden kurtulan insanların her zaman iyi olmayabileceğini, tünelin ucunda görünen ışığın renginin bazen beyazdan kırmızıya dönebileceğini ve kişinin o ışıklı yoldan her zaman şükür ve minnet içinde iyi bir insan olarak değil, şeytanın emrine girmiş ve kötülük için yaşayan biri halinde gelebileceğini anlatıyor.

Mathieu Durey ve Luc Soubeyras çocukluk arkadaşıdır. Her ikisi de yatılı okulda dini eğitim görmüş ve her ikisi de sonradan kiliseden ayrılarak polis olmuştur. Hayatları ile ilgili radikal kararlar alırken ilk öne çıkan, ilk gözünü karartan daima Soubeyras olmuş, Durey ise cesaretini örnek aldığı ve hayran olduğu arkadaşı Subeyras'ı takip etmiştir. Mesleki anlamda Durey ve ekibi, daha ılımlı ancak emin adımlarla ilerlerken, Subeyras ve ekibi daha çok bir sokak çetesi kıvamında, vurdulu-kırdılı yöntemlerle olayları çözmektedir.

Bir gün Durey, Soubeyras'ın vücuduna bağladığı ağırlıklarla göle atlayarak intihar ettiğini ve hastaneye kaldırıldığını öğrenir. Soubeyras'ın atladığı gölün suyunun çok soğuk olması nedeniyle organizma hipotermiye girmiş, bu da dolaşımı yavaşlatmıştır. Soubeyras'a müdahale eden doktor, vücuttaki kanı tekrar ısıtarak Soubeyras'a geri vermiş ve beyinde kalıcı bir hasarın oluşmasını engellemiştir. Ancak Soubeyras komadadır ve sevenleri endişe içerisinde onun gözlerini açmasını beklemektedir.

Soubeyras gibi dini temelleri sağlam ve inançlı bir insanın intihar edebileceğine inanmayan Durey, bu olayı aydınlatmak için en yakın arkadaşının dosyalarını incelemekle işe başlar. Durey'in araştırmaları onu İsviçre sınırında öldürülen Sylvie Simonis cinayetine götürecektir. Kurbanın bedeni farklı böceklerle henüz hayattayken çürütülmeye başlanmış ve kadın feci işkencelere maruz kalarak hayatını kaybetmiştir. Durey benzer cinayetlerin Avrupa'nın farklı şehirlerinde de işlendiği bilgisine ulaşır. Ancak tuhaf olan, birebir aynı yöntemle işlenen bu cinayetlerin faillerinin farklı kişiler olmasıdır. Bu cinayetleri ya şeytan ruhlu insanlar ya da şeytanın ta kendisi işlemektedir. Her ipucu ile farklı bir çıkmaza giren Durey, herşey bittiğinde aslında dostunu hiç tanımadığını anlayacaktır. 

Kitap boyunca Durey, bir bilgisayar oyunu kahramanı gibi kiliseden kiliseye, şehirden şehire koşturuyor. Muazzam betimlemelerle, Grange kitabı adeta bir film gibi gözler önüne seriyor. Din, metafizik, böcek bilim ve farmakoloji gibi farklı dallarda verdiği bilgilerle Şeytan Yemini son derece sürükleyici bir kitap, şiddetle tavsiye ederim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...