18 Ekim 2016 Salı

Öykü Odası- Michael Paterniti

Sırf kapak resmi bile insanı bulunduğu yerden alıp o küçük İspanyol kasabasına götürmeye yeterken, Michael Paterniti'nin bizzat yaşadığı ve yazması yıllarını alan olayları böyle büyüleyici bir şekilde anlattığı Öykü Odası okunmaya değer, verilen emekten dolayı da son derece kıymetli bir roman bence...Tek sorun, ayrı bir roman çıkacak uzunluktaki dipnotlar ve konu sürekli dağıldığından, daha doğrusu odaklanacak çok fazla nokta olduğundan yavaş ilerlemesi.
öykü-odası-michael paterniti
İspanya'da bulunan mağaralarda bulunan odalardan biri, eskiden peynir ve şarap sayımı için kullanılırken zamanla şekil değiştirmiş ve kasaba halkının sabahlara kadar dertleştiği, yeyip içtiği ve birbirlerine öyküler anlattıkları odalara dönüşmüş. Romanın ismi de buradan geliyor. Michael yazarlık mesleğinin başındadır. Ufak tefek yazılar peşinde koşarken bir gün elbette kendi romanını yazıp ünlü olmayı hayal etmektedir.
Michael bir gün bir parça peynirle karşılaşır. Bu, sıradan bir peynir değildir. İsmi Paramo De Guzman olan bu İspanyol peyniri, dünyanın en özel ve aynı zamanda en pahalı peyniridir. Peynir çok eski bir aile tarifi ile yapılmaktadır. Hazırlanan peynir ailenin kendi elde ettiği zeytinyağına yatırılmakta ve bu haliyle mağaralara kaldırılıp yıllandırılmaktadır. Peynir yapılırken koyunların papatya ve lavanta gibi bitkilerden bol bol beslenmesi ve bu güzel kokulu bitkilerin tatlarının da süte geçmesi sağlanmaktadır. Ve en önemlisi, bu peynir sevgiyle yapılmaktadır.
Peynirin hikayesini dinleyen Michael kendi kendine onun izini sürmeye ve İspanya'nın Guzman kasabasında yaşayan bu peynirci aileyle tanışmaya Don Kişot vari bir söz verir. Aradan 10 yıl geçer. Michael ailesini de alarak bu müthiş peynirleri yapan Ambrosio ile bizzat tanışmak üzere İspanya'ya gider ve daha gördüğü ilk anda heybetli Ambrosio'nun çekim alanına girer. Öykü odasında anlattığı öyküler, kendi ürettikleri şaraplar, peynirler ve lezzetli yemeklerle geçen günler Michael için bambaşka bir dünyanın kapısını aralar.
Michael, kararını vermiştir. Bu peynirin ve Ambrosio'nun öyküsünü yazacaktır. Çünkü kendi efsanesini yaratan bu müthiş peynirin ardında Ambrosio'yu derinden yaralayan bir hikaye yatmaktadır. Michael yıllar içinde defalarca İspanya'ya gider, hatta bir dönem işi ailesiyle orada yaşamaya başlayacak kadar ileri götürür ancak kitap bir türlü bitmez. Bunun sebebi, Ambrosio'nun hikayesinin devam etmesidir. Hikayenin bir neticeye ulaşması için Michael de gereken müdahaleyi yapar ama sonuçta gerçek hayat, yazarı siz olmadığınız için sonunu da siz takdir edemezsiniz. 
Uzuuun bir zaman sonra, Michael nihayet, Ambrosio'nun öyküsüyle beraber kitabı yazar. Ama kitap dediğim gibi çok fazla dipnota sahip. Çok fazla öykü var içinde. Yani bir sayfayı belki 4 sayfa okur gibi okuduğunuzdan çok yavaş ilerliyor. Bazı yerlerde İspanyolca kelimelerden fenalık geldi mesela, ya da bazı hikayelerin çok gereksiz olduğunu düşündüm. Çok uzun sürede yazıldığından o yılların yorgunluğunu da taşıyor kitap bence. Belki biraz daha hafif olsa, biraz daha su gibi okunsa, özündeki hikayeye ulaşmak daha kolay olabilirdi. Ben çok inatçıyımdır kitap konusunda. Elime aldığım kitabı bitirmeden asla bırakmam. Ancak herkes bu kadar sabırlı olmayabilir. Bu durum kitabın ancak belli bir kesimce sevilmesine neden olabilir. Bu da bir dezavantaj elbette.
Kitaptan iki kısa öykü paylaşmak istiyorum. Normalde hiç tarzım değil, ama çok hoşuma gitti, unutmak istemiyorum.
"...Bir seferinde babamın atalarının Sicilya'daki köyünü ziyaret ettiğimde , yolu sopayla döverek oradaki dik bir yokuştan mezarlığa giderken gördüğüm bir kadın hakkında bir öykü duymuştum. o kaplumbağa hızıyla evden mezarlığa gidip geri dönmesinin altı saat kadar sürdüğü söyleniyordu. Nasıl bir acı böylesi bir zahmete sebep olur; vefat etmiş bir evlada ya da kocaya ziyaret mi? Hayır, hayır hiç de öyle değildi, beni oldukça gür seslerle düzeltmişlerdi. Astio, acı bir nefret. O mezarlıktaki onun baş düşmanıydı. İster yağmur yağsın, ister güneş açsın, yaşlı kadın her gün sadece bir kez daha üzerine tükürmek için onun mezarına yürüyordu."

" Madrid'de bir restorana ilk kez geldiğinde diğer herkes gibi gelirsin ve diğer herkes gibi de muamele görürsün. İkinci kez geldiğinde garsonlar sana başıyla selam verir, ekstra ekmek verirler ve bardağın daha cömertçe dolar. Ama restoranı üçüncü kez ziyaret ettiğinde öyle ya da böyle ailedensindir. Böylece garson sana mutfaktaki iyi yiyeceklere dair birkaç ipucu verebilir ve sürekli gülümser. Eğer zorunluluklar seni o küçük restorandan uzaklaştırırsa, diyelim ki bir aylığına, bir sonraki sefer ortaya çıktığında restoranın sahibi gelir, muhtemelen biraz kızgınlıkla, hangi cehennemde olduğunu sorar. Yemeğin ilk yarısında seni kızgın bir anne gibi besler ve geri kalanı için de üstüne titrer."

Ben kitabı gerçekten sevdim. Kitap 400 küsur sayfa ancak siz kendinizi 1000 sayfa okumaya hazırlasanız iyi olur. Bu nedenle özellikle sabırlı okuyuculara tavsiye ediyorum. İçinde bir peynirden daha fazlasını bulacağınıza emin olabilirsiniz. Keyifli okumalar:)

5 Ekim 2016 Çarşamba

Bir Kabusun Anatomisi-V.M.Giambanco

Kitap alışverişi için yüzlerce kitabın olduğu uzun bir listem var. Her kitapseverin olduğu gibi.Ancak bir de marketlerde dolaşırken görüp, arka kapak yazısından etkilenip, listemde olmamasına rağmen alıverdiğim kitaplar var.Tuhaf bir şekilde bugüne kadar bilinçli olarak aldığım pek çok kitapta hayal kırıklığına uğramam rağmen, böyle bir anda karar vererek aldığım kitapları çoğunlukla sevdim, sanırım bu konuda şanslıyım. Bir Kabusun Anatomisi, yazar V.M.Giambanco'nun Türkçe'ye çevrilen tek romanı. Ancak yazarın, baş kahramanı Alice Madison'ın maceralarını anlatan bir dizi romanı var ve diğerleri de dilimize çevrilmeli bence, zira son derece keyifli bir romandı.
Bir Kabusun Anatomisi-V.M.Giambanco
Kitabın konusuna gelirsek, dört kişilik bir aile feci şekilde katledilir. Olay yeri incelemesinde anne ve çocukların önce öldürüldüğü, babanın ise gözleri ve elleri bağlanmak suretiyle bu vahşete bir şekilde tanık olması sağlandıktan sonra öldürüldüğü ortaya çıkmıştır.
Çiçeği burnunda dedektif Alison, neredeyse çocukluğundan beri bir uzvuymuşçasına etkin şekilde kullandığı hislerine son derece güvenmektedir. Takip ettiği ip uçları onu 25 yıl önce  kaçırılarak Seattle'daki Hoh Nehri kıyısına götürülen 3 çocuğun hikayesine ulaştırır. Çocuklardan biri öldürülmüş, diğer ikisi kurtulmuştur. Alison bu çocukları kimin, ne için kaçırdığını bulduğu vakit, dört kişilik ailenin katiline de ulaşacaktır. Ancak zaman giderek daralmaktadır. Ailenin evine kanla bırakılan kanlı notta, yalnızca 13 günü olduğu yazmaktadır.

Elimden hiç bırakmadım desem yeridir.Alison karakterini çok sevdim. Büyülü şekilde olayları hayal etmesi, kendini katilin yerine koyması, sezgilerinin peşine düşmesi çok etkileyiciydi. Yan karakterler de çok başarılıydı. Hatta bunlardan özellikle birinin ileride kesinlikle Alison'ın karşısına çıkacağını düşünüyorum. Özetle, harika bir serinin ilk kitabı, alın, okuyun, okutun, tavsiye ederim:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...