11 Şubat 2022 Cuma

Nefesini Tut-Holly Seddon

Nefesini Tut-Holly Seddon

1995 yılımda on beş yaşında olan Amy, okul yolundan eve dönerken kaybolur. Üç gün sonra bulunduğunda ise komadadır. Saldırgan asla bulunamaz ve Amy'nin meleksi yüzü uzun bir süre haber bültenlerinde yer almaya devam eder. Aradan on beş yıl geçer. Amy hala komadan çıkamamıştır.

Alkol problemi nedeniyle hem evliliğini hem de saygınlığını kaybeden gazeteci Alex'in yolu, üzerinde çalıştığı bir yazı dizisi nedeniyle Amy ile kesişir. Amy'nin başına gelenleri dün gibi hatırlamaktadır ve Amy'nin hayatını inceledikçe ona zarar veren kişinin Amy'e çok yakın biri olduğundan emin olur.

Böylece Alex son derece tehlikeli bir soruşturmaya girişir. Bunu hem Amy'nin kaybolan yıllarının hesabını sormak, hem alkol yüzünden kaybettiği değerlerine yeniden kavuşmak için yapacaktır.

Nefesini Tut, oldukça sürükleyici ve bir çırpıda okunan bir kitap. Olaylar hem Amy'nin hem de Alex'in ağzından anlatılıyor. Bazı cümleler oldukça vurucu. Zaman zaman diyalogların yetersizliği ve Alex'in eski kocasına karşı zayıf tavırları sinir bozucu olsa da genel anlamda soluklanmak adına tercih edilebilir. Polisiye ya da psikolojik gerilim seviyorsanız, tavsiye ederim. Keyifli okumalar.

9 Şubat 2022 Çarşamba

Yeşil Deniz Kabuğu -Sarah Jio

Sarah Jio'nun  ilk kitabı Mart Menekşeleri yayınlandığında hem kitabı çok beğenmiş hem de geçmişle geleceği güzel bir hikaye ile harmanladığı tarzını sevmiştim. Sonrasında gelen Böğürtlen Kışı, Son Kamelya, Elveda Haziran gibi kitaplarında da akıcı dili ve eski ile yeninin şaşırtıcı noktalarda buluştuğu sürpriz finalleriyle aynı çizgiyi korudu. Ama ne olduysa bir anda bu zincir koptu ve Agapi ile başlayan düşüş bana göre Yeşil Deniz Kabuğu ile yere çakılma olarak tabir edebileceğim bir faciaya dönüştü.

Yeşil Deniz Kabuğu -Sarah Jio

Sorun şu ki, ben artık Sarah Jio'nun ya tüm yeteneğini kaybettiğini ve fabrika gibi her sene bir kitap yazayım da sözleşmem yürüsün mantığında olduğunu ya da kitaplarını başkasına yazdırdığını düşünmeye başladım. 

Okuyanlar bilir, genellikle kitaplarında baş karakter ya gazeteci ya yada yazar olan bir kadındır. Kadın mutlaka çok güzel, çok ilgi çekici, çok duygusal ve karşı konulamaz derecede seksidir. Bu yetmezmiş gibi süper şahane, inanılmaz yakışıklı bir adamla evlidir, ya da eli kulağındadır. Adam elbette acaip zengindir ve para asla sorun değildir.  Kitapların neredeyse tamamında olaylar Seattle'da geçer vs. Bu klişelere alışıyorsunuz zamanla. Ama benim artık tahammül edemediğim noktalar başka. Şöyle ki; kitaptaki cümlelerin kalitesi bildiğiniz ilkokul seviyesinde. Hatta ilkokul deyip küçümsemeyelim, bu romandan çok daha derinlikli cümlelerin kurulduğu ilkokul 2. sınıf Türkçe deneme kitapları biliyorum, güvenin bana. Hadi cümleleri geçtim, tüm suçu da çeviriye attım diyelim, karakterlere bakıyorum; neredeyse her sayfada alkol komasına girecek kadar içiyorlar, sonraki sayfada ise bir sonraki alkol noktasını tartışıyorlar. Yani içmeye karşı filan değilim ama bu gereksiz tekrarlara gerçekten bir anlam veremiyorum. Bunu da geçiyorum ve elle tutulur bir konu arıyorum ama gele gele konu baş karakterin nişanlısıyla yakınlaşması, onun yatağından çıkıp eski sevgilisiyle yakınlaşmak için her yolu denemesi ve en nihayetinde bunu başarmasına geliyor. Ay gerçekten terbiyemi bozmadan nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama siz anladınız bence.😁

Bir de bu çok zengin, aşırı yakışıklı, Yunan heykeli gibi adamlar, dünyada başka kimse kalmamış gibi bu karaktere aşık oluyorlar, aldatıldıklarını gözleriyle görüyorlar ve aman Allah'ım! O nasıl bir medeniyettir, o nasıl bir geniş yüreklilik (!), aşka saygılı olma hali ve herşeyi rahaaat rahat sineye çekebilme olgunluğudur yarabbim! İki hafta sonra düğün var, müstakbel karın elin adamıyla salonun ortasında, ayrıca adamın üzerinde senin giysilerin var ve sen "nayır nolamaz!" deyip kapıdan çıkıyorsun. Yetmiyor, bu büyük ve eski aşka saygından dolayı adam ölünce kadını ve çocuğunu himayene alıyorsun. 

Kısacası kitap, baş karakterin içmesi, yatması, ikide bir adamlardan etkilenip hayallere dalması ve nişanlısını gayet rezilce aldattığı halde bu durumu tüm çevresinin desteklemesi şeklinde özetlenecek bir başyapıt!!!Ha unutmadan, bir de bu karakterlerin her yaptığına alkış tutan, çok çılgın ve aşktan yana yüzü hiç gülmeyen kadersiz bir kız arkadaşları oluyor ki gerçekten tam kusmalık!

Konusundan ayrıca bahsetmeye gerek yok, zaten özetledim gördüğünüz üzere. Okumayın, okutturmayın, benim gibi iki saatinizi bu boş ve anlamsız kitaba harcamayın.

7 Eylül 2021 Salı

Baharat Tüccarının Karısı-Charlotte Betts

 Charlotte Betts'in daha önce Ressamın Çırağı adlı romanını okumuş ve sevmiştim. Aslında hemen ardından Baharat Tüccarının Karısı'nı da bitirdim ama bloga eklemeyi unutmuşum. Yazarın romanlarına aşina olanlar, bu kitaptan da aynı tadı alacaklarına emin olabilirler. 

Baharat Tüccarının Karısı-Charlotte Betts

1666 yılında çıkan Büyük Yangın, Londra'nın neredeyse tamamını yakar, yıkar, yok eder. Pek çok insan ev ve işyerlerini kaybeder. Bunlar arasında çiçeği burnunda bir gelin olan Kate'in zengin baharat tüccarı kocası Robert da vardır. Depolarındaki tüm malları kaybeden Robert ve ailesinin hayatı bir anda tepetaklak olur. Robert herşeyi yoluna koymak için elinden geleni yapar ancak ani ölümü, Kate'i bir başına ve beş parasız bırakır.  Bu zor durumdan kurtulmak için görme engelli parfümör Gabriel Harte ve eşinin yanına sığınan Kate'i hiç alışık olmadığı bir dünya ve umulmadık olaylarla dolu bir gelecek beklemektedir. 

Baharat Tüccarının Karısı; akıcı, sürükleyici ve kolay okunan bir kitap. Tek eleştirim kitabın ismine, zira kitabın tamamı göz önüne alındığında baharat tüccarının karısı olma durumu, kitabın ismi olamayacak kadar kısa. Keyifli okumalar!

6 Eylül 2021 Pazartesi

Şe7t4n-Joe Hill

 Stephen King'in oğlu Joe Hill'in ilk kitabı Kadife Kutudaki Hayalet'i okumuş açıkçası çok başarılı bulmamıştım.  Şe7t4n, hem çok daha sürükleyici hem de fantastik bir çocuk masalı gibi insanı peşine takıp götüren bir tarza sahip.

Şe7t4n-Joe Hill

Victoria Mcqueen'in kaybolan eşyaları bulmak gibi gizli bir yeteneği vardır. Bunun için bisikletiyle bir kaç dakika içinde önünde uzanan yolda eski bir köprü oluşturması, o köprüden kaybolan şeyin bulunduğu yere - ki bu ülkenin öbür ucu olsa dahi- giderek kaybolan şeye odaklanması yeterlidir. 

Charles Tailent Manx'in de sıradışı bir yeteneği vardır.  NOS4A2 plakalı Rolls Royce'u ile kaçırdığı çocukları gerçek hayattan koparıp her sabahın Noel olduğu Noelistan'a götürmektedir. Bu yolculuklar sırasında çocuklar masumiyetlerini kaybedip korkunç varlıklara dönüşmektedir. 

Bir gün Victoria ve Manx'in yolu kesişir. Ancak Victoria savaşı kazanır ve bedeli ağır olsa da Manx'in elinden kurtulan tek çocuk olarak hayatına devam etmeye çalışır. Yıllar sonra Manx Victoria'dan intikam almak için tekrar işbaşındadır. Ancak bu kez hedefinde, Victoria'nın, uğruna herşeyi göze alacağı oğlu vardır.

Kitabın yaklaşık 700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın, başta da dediğim gibi akıcı ve kolay okunan bir hikayesi var. En sevdiğim tür korku ve gerilim olmasına rağmen ben bir Stephen King fanı değilim açıkçası. Bu nedenle Joe Hill'i okurken babasıyla kıyaslamak aklıma dahi gelmedi. Size de bu ailevi durumdan bağımsız bir okuma tavsiye ederim. Ayrıca ilk kitabında göremediğim ışığın bu kitapta hafiften göz kamaştırdığını itiraf etmeliyim. Eğer fantastik korku/gerilimden hoşlanıyorsanız siz de bir şans verebilirsiniz. Keyifli okumalar!

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Ustam ve Ben

 Uzun zamandır Elif Şafak okumamıştım, Ustam ve Ben geri dönüş için mükemmel bir seçim bence.


 Hintli bir filbaz olan Cihan, uzun bir gemi yolculuğunun ardından nadir görülen beyaz fili Çota ile İstanbul'a gelir. Çota Şah'ın Padişah'a hediyesidir ve o yaşadığı müddetçe Cihan da onunla birlikte sarayda kalacaktır. Ancak Cihan'ın filbazlık dışında bir de çizim yeteneği vardır ki çok geçmeden fark edilir ve bingo! Cihan artık Mimar Sinan'ın bizzat yetiştireceği 4 kalfadan biridir ve onunla birlikte sayısız büyük eserin yapımında çalışma fırsatı bulur. 

Savaşlar, vefatlar, cinayetler, katledilen kardeşler, gözlerine bakmanın bile suç sayıldığı sultanlar, kazılan kuyular, alıp başını giden dedikodular, odalıklar, gözdeler, haremler, ağalar, sadrazamlar, damatlar, kızlar, oğullar, dadılar, bakıcılar ve tüm bunların ortasında inşa edilen göz alıcı camiler, hanlar, hamamlar, köprüler, rasathaneler, kemerler...

Mimar Sinan'ın engin dehası, zamanının çok ötesindeki mimari yeteneği, sabrı, sakinliği ve insanlığı ile günümüze kadar dayanacak şekilde inşa ettiği, ama hepsinde mütevaziliğini ve kul yapımı olduğunu hatırlatırcasına, bilerek bıraktığı kusurlu izler... Sıradan insanların sadece taş üstüne taş koyularak yapıldığını zannettiği eserlerin aslında ne büyük emekler, ne ateşli mücadeleler sonucunda ortaya çıktığını ve her yapının aslında ne ince sırlar barındırdığını anlatan mükemmel bir roman Ustam ve Ben. 

Mimar Sinan'ı çok severim ve açıkçası bize bıraktıklarının azameti karşısında nedense onun saray karşısında ayrıcalıklı olduğunu düşünürdüm hep. Oysa bu romanda, onun da tek bir sözle kellesinin gidebileceğini, aslında tüm hayatını son derece savunmasız bir pozisyonda, sürekli diken üstünde geçirdiğini fark ettim. Ne zor! Çünkü her işe başladığında, aleyhine konuşan, işini bozmaya çalışan sürekli dedikodular çıkaran çok sayıda insan var ve eğer padişah çok da aklı başında biri değilse, birilerinin kuklası ise sadece asılsız bir iftiraya bakarak bile, koskoca sermimarı gözden çıkarması işten değil. Neyse ki işinin ehliymiş de uzun, çok uzun yıllar çalışabilmiş. 

Elif Şafak'ın okuyucuyu peşine takıp sürükleyen şiirsel anlatımı, tarihi, aşkı, acıyı, ihtirası, hırsı ve daha pek çok duyguyu harmanlayıp sunduğu Ustam ve Ben, son zamanlarda okuduğum en yoğun, en doyurucu ve açık ara en iyi roman. Bu kadar kıymetli bir ustanın, böyle zeki bir filbazın ve çok tatlı bir filin hikayesi olmasa, Osmanlı tarihi çekilmezdi zaten.😌 Ustam ve Ben'i herkes okusun, okuttursun ve ve Elif Şafak gibi bir yazarımız olduğu için gurur duysun isterim. Bu arada unutmadan, kitapta pek çok karakter var ve hepsine ayrı ayrı itina gösterilmiş ama benim en favori karakterim Balaban oldu. Onu okurken gözümün önünde hep Antonio Banderas'ın Zorro filminden sahneler vardı. İsmiyle müsemma, kesinlikle çok tatlı olmuş😁 Şimdiden keyifli okumalar!

12 Haziran 2021 Cumartesi

Hafıza Defteri-Petina Gappah

  Öyküleriyle The Guardian'ın ilk kitap ödülüne layık görülmüş Zimbabve'li yazar Petina Gappah, Hafıza Defteri'nde ismiyle müsemma Memory'nin hikayesini anlatıyor bize. Orjinal ismi "The Book of Memory" de, bence bu hikayenin tam olarak karşılığı. 

Hafıza Defteri-Petina Gappah

Memory, onu çok küçükken yanına alıp yetiştiren Lord Hendricks'i öldürmek suçundan hüküm giyer. Aynı zamanda albino olan Memory idamını beklerken, avukatı temyiz talebi için başından geçen tüm olayları yazıya dökmesini ister. Yazacaklarını aynı zamanda Memory'nin hikayesiyle ilgilenen ve adalet sisteminin açıklarını araştıran Amerikalı bir gazeteciye de ulaştıracaktır.

Memory tüm hayatını yazmaya başlar. Çevresindeki herkes aynı durumda olduğundan ne kadar fakir olduklarını asla fark etmediği bir mahallede ailesiyle nasıl yaşadığını, sadece 9 yaşındayken zengin Beyaz Adam'a nasıl satıldığını, o beyaz adamın yanında geçirdiği 9 yılı, aldığı iyi eğitimleri, kavuştuğu imkanları, gördüğü saygı ve sevgiyi, hapishane günlerini, herşeyi anlatır. Ancak yazdıkları gerçekten yaşadıkları mıdır, yoksa hepsi Memory'nin hafızasının yanılsamalarından mı ibarettir?

Hafıza Defteri, bir gerilim ya da cinayet romanı değil. Daha çok kimlik ve aidiyetle ve çeşitli karakterlerin çeşitli nedenlerle toplum tarafından nasıl marjinalleştirildiğiyle ilgili bir kitap. Kitap özünde iki soruya cevap arıyor; Memory'nin ailesi ondan neden vazgeçti? Beyaz Adam'ı kim öldürdü? Bunu yaparken de pek çok toplumsal soruna itinayla değiniyor.

Memory karakteri, Afrikalı bir albino olmasından dolayı, çok da alışık olmadığımız bir görünüme sahip. Bunun dışında esprili, eğlenceli ve düşünceli. Tüm gün kavurucu güneşin altında oynamaktansa evde kalıp okumayı ve hayal kurup kendi içine çekilmeyi daha çok tercih eden sempatik bir çocuk. Kitapla ilgili tek eleştirim yerel dildeki kelimelerin sayıca fazla olması. Bunun dışında verdiği güçlü mesajlarıyla Hafıza Defteri'ni tavsiye ederim, keyifli okumalar. 

10 Haziran 2021 Perşembe

İzin Yok-Diana Hockley

İzin Yok (The Naked Room), Tess Gerritsen severlerin hayal kırıklığına uğramayacağı, bol gerilimli, gizemli ve aynı zamanda Dedektif Susan Prescott serisinin de ilki olan bir Diana Hockley romanı.

İzin Yok-Diana Hockley

Genç, güzel ve başarılı piyanist Ally Carpenter, çellist sevgilisi Briece ve ekibiyle çıktığı akşam yemeğinden sonra aniden ortadan kaybolur. Hayatından endişe eden annesi Eloise polise başvurur. Dedektif Susan Prescott olayı tüm yönleriyle araştırmak için başta Ally'nin annesi ve sevgilisi olmak üzere tüm ekip üyeleri ile görüşmeye başlar. 

Eloise'in bazı sırlar sakladığından ve bazı ekip üyelerinin Ally'ye zarar verebilecek potansiyelde olduğundan şüphelenen Susan araştırmalarını derinleştirdikçe hiç tahmin etmediği bilgilere ulaşır. Bu arada iki cinayet daha işlenir ve bu cinayetlerin Ally ile muhtemel bağlantısı işleri iyice karıştırır.

Tüm bunlar olurken Ally, hiç bilmediği bir odada çıplak ve bağlanmış olarak uyanır. Son hatırladığı; sevgilisi ve ekibi ile yediği yemek ve vereceği konser için duyduğu heyecandır. Neden ve kim tarafından kaçırıldığı ile ilgili en ufak bir fikri yoktur. Ancak saatler ilerledikçe, hayatının gerçek anlamda tehlikede olduğuna hiç şüphesi kalmaz.

İzin Yok; diğer iyi yazılmış benzerleri gibi oldukça akıcı bir kitap. Farklı olan yanı, çok da alışık olmadığımız yazım tarzı. Kitap önce birinci tekil şahıs ağzından anlatılmaya başlansa da sonrasında tüm karakterler kendi hikayelerini, kendi açılarından anlatıyorlar. Örneğin bir bölümde karakter bir şeyi nasıl yaptığını anlatıyor, hemen bir sonraki bölümde başka bir karakterin ağzından bu davranışın dinamiğini öğreniyoruz. Zaten o kadar meraklanıyorsunuz ki cevaplara bir an önce ulaşmak için bölümleri arka arkaya okuyorsunuz. Böylece roman hemencecik bitiveriyor. En sevdiğim!

Yazarın tarzını çok sevdim, kesinlikle takip edeceğim. Size de tavsiye ederim, keyifli okumalar.

7 Haziran 2021 Pazartesi

Körlük- Jose Saramago

 Pandemi döneminin en başında okuduğum ve muhtemelen hayatım boyunca hiç unutamayacağım bir kitap Körlük. Okuyan hiç kimsenin de aklından çıkacağını sanmam. Bana hep işler çığrından çıktığında insanların nasıl vahşileştiğini hatırlatacak...

Körlük- Jose Saramago

Trafik ışıklarında bekleyen bir adam ansızın kör olur. Bu durum için gittiği doktora da körlüğü bulaştırır. Ondan ona, ondan ona derken körlük tıpkı bir salgın gibi her yere yayılır. Bu da günlük hayatın olmazsa olmaz ihtiyaçlarının karşılanmasını imkansız hale getirir. Elektrik ve su kesilir, marketlerde yiyecek kalmaz. Çöpler tüm cadde ve sokakları istila eder. Çünkü artık kimse çalışamamaktadır. Karnını doyuramayan, banyo yapamayan ya da tuvalet ihtiyacından sonra kullanacak su bulamayan insanlar gün geçtikçe daha da kirlenir, yabanileşir. Körlük öldürücü değildir ama insanı insan yapan ne kadar değer varsa zamanla hepsini yok eder. Cinayetler, toplu tecavüzler, yağma gibi suçlar sıradanlaşır. 

Gözleri hala gören yetkililer, körlüğü kendilerinden uzak tutmak için tüm körleri büyük binalara hapsederler. Ancak gruplaşma, çatışma ve şiddetin kol gezdiği, kimsenin kimseye acımasının olmadığı bu yerde hayat özellikle kadınlar için çok zordur. Zira kadınlar, temel ihtiyaçları için bedenleriyle, onurlarıyla sınanmaktadır. 

Herkes nihayetinde kör olur; biri hariç: Doktorun karısı garip bir şekilde bu hastalığa yakalanmaz ancak bu durumu herkesten saklar ve kör taklidi yaparak eşinin yalnız kalmasına engel olur. Hapishaneye onunla birlikte girer ve görmenin avantajıyla çevresindeki insanlara yardım eder. Ancak bu bile onun ciddi acılarla boğuşmasına ve eşi tarafından aldatılmasına engel olamaz. 

Çok çarpıcıydı. Açıkçası bu kitap, beynimin hiç çalışmayan bir noktasını harekete geçirmiş gibi hissediyorum ve garip bir şekilde çok sık aklıma geliyor. Elbette bunda içinde bulunduğumuz şartların etkisi büyük, ister istemez karşılaştırma yapıyorum tabi. Ama bir düşününsenize, tam da şu anda hepimiz kör olsak, elektrik, su kesiliverse, araba kullanamasak, şoförler de kör olacağından toplu taşımaya binemesek, eve bile gidemesek ne yapardık? Marketleri kaçıncı günde yağmalardık ya da en yakındaki evi? Birini öldürme sınırına ulaşmamız ne kadar vaktimizi alırdı? Peki temel ihtiyaçlarımız için neleri feda ederdik? Hala okumayan kaldıysa, kesinlikle tavsiye ediyorum, hoşçakalın.

4 Haziran 2021 Cuma

Ölüm İçin Seçilmiş-Lisa Jackson (Alvarez & Pescoli #2)

 Serinin ilk kitabı Ölüme Terkedilmiş'in cevaplarının ikinci kitap olan Ölüm İçin Seçilmiş'te olduğundan bahsetmiştim hatırlarsanız. Evet bu kitap bazı şeylere cevap vermiş ancak kıyaslama yapmam gerekirse kesinlikle ilk kitap daha iyiydi. 

Ölüm İçin Seçilmiş-Lisa Jackson

Dedektif Pescoli, çocuklarının velayetini eski kocasına kaptırmış ve deyim yerindeyse çıldırmıştır. Bir hışımla seri cinayetlerin işlendiği yere doğru yola çıkar ancak işler Pescoli açısından hiç de iyi sonuçlanmaz. Zira seri katilin hedefinde bu kez Pescoli vardır. Lastiklerine ateş edilen Pescoli'nin aracı yoldan çıkarak kaza yapar. Artık seri katilin elinde rehin olan Pescoli'nin kurtulması ortağının ve sevgilisinin yapacakları beyin fırtınasına ve işbirliğine bağlıdır.

Seri kitap yazmak cidden ustalık isteyen bir iş ve Ted Dekker bu konuda benim için tüm zamanların favorisi. Her kitabını aynı seviyede beğenmesem de Çember Serisi'ni ortaya çıkaran zekanın neredeyse elle tutulacak kadar somut olduğunu itiraf etmeliyim. Canım benim😊 Dolayısıyla okuduğum serileri ister istemez onunla kıyaslıyorum. Bu kitap maalesef devamlılık konusunda bazı hatalar içeriyor. Mesela ilk kitapta bahsedilen taklitçi katilin bu kitapta tutuklandığından bahsediliyor. Oysa o katil ilk kitapta ölmüştü. Çok önemli bir detay değil ama böyle bir yanlış sonrası tüm kitabı sorgulamaya başlıyorsunuz. Yine Pescoli'nin sevgilisi ilk kitapta serseri kılıklı, çok da güven vermeyen bir tip olarak tanıtılmışken bu kitapta sırılsıklam Pescoli'ye aşık, son derece sağlam karakterli bir kovboy olarak çıkıyor karşımıza. Pescoli'nin mücadelesi, ormandaki sahneler, heyecanlı bir film gibi hızlıca okunuyor. Ancak ilk kitaptaki bazı anlatımların burada tekrarlanması gereksiz olmuş.  Belki ilk kitaba birkaç bölüm eklenip konu orada tamamlanabilirdi. Özetle, yazarın iyi bir editoryal ekibe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.  Bunun dışında akıcı ve hızlıca bitirdiğim bir kitap oldu. Keyifli okumalar.

3 Haziran 2021 Perşembe

Ölüme Terk Edilmiş-Lisa Jackson (Alvarez & Pescoli #1)

 Lisa Jackson, daha önce okumadığım bir yazar. DR'de dolaşırken dikkatimi çekti, üçlü set olarak ortaya koymuşlar, ben de aldım. Aslında belli yazarların çok sevdiğim dedektif karakterleri var. Mesela Lisa Gardner'ın D.D. Warren'ı, Tess Gerritsen'in Rizzoli'si gibi. Lisa Jackson da kendine ikili bir takım yaratmış: Alvarez ve Pescoli. İşte Ölüme Terk Edilmiş, bu ikilinin ilk macerası. 

Ölüme Terk Edilmiş-Lisa Jackson
 

 Montana'nın çok sert geçen kışında, bir seri katil fazla mesai yapmaktadır. Grizzly Falls kasabası yakınlarında, ıssız ormanların arasında arabası ilginç bir şekilde yoldan çıkan kadınları kurtarmakta ve onları kulubesine götürerek tedavi etmektedir. Kadınların güvenini kazanan seri katil, daha sonra onları ormana götürmekte ve çıplak bir şekilde ağaca bağlayarak öldürmektedir.

Dedektifler Alvarez ve Pescoli'nin elinde katilin geride bıraktığı dört ceset ve gizemli notlar haricinde delil yoktur. Üzerlerinde hissettikleri baskıya rağmen dosyada ilerleme kaydedememeleri bir yana, özel hayatlarında da işler yolunda değildir. 

Seattle'da yaşayan Jillian Rivers, on yıldır ölü olduğunu sandığı eşi Aaron'un yaşadığına ilişkin bazı ipuçları almaya başladığında bunun bir şaka olduğunu düşünür. Eşinin ölmeden önce tüm yatırımcıları dolandırmış olması ve cesedinin asla bulunamamış olması da bu fikrini değiştirmez. Eşine çok benzeyen bazı fotoğrafların izini sürmek için Montana'ya gelen Jillian'ın arabasının lastikleri patlar ve Grizzly Falls yakınlarında dik bir vadinin dibine düşer.  Zane isimli bir adam tarafından kurtarılan ve kulubesine götürülen Jillian'ın okuduğu tüm seri katil haberlerine rağmen kurtarıcısına güvenmekten başka çaresi yoktur.

Kitap son derece akıcı ve okuması da keyifli. Tek bir sorun var; kitabın finalinde yer alan tüm soruların cevabının serinin ikinci kitabı olan Ölüm İçin Seçilmiş'te yer alması. Bu nedenle eğer ilk kitabı alıyorsanız diğerlerini de almak zorundasınız. Bu tarz, okuru bir sonraki kitabı almaya mecbur bırakmaya yönelik ticari girişimler çok tatsız aslında. Ama tercih sizin. İlk kitabı severseniz, ikinciyi de ona göre alırsınız. Keyifli okumalar.

2 Haziran 2021 Çarşamba

Sosyopat - Anna Snoekstra

Sosyopat ilginç konusuyla pek çok okurun şans vermeyi tercih edeceği bir ilk kitap. Ancak belki yazarın yetersiz araştırması, belki işi aceleye getirmesi ya da sadece tecrübesizlik nedeniyle bir yavanlık hissetmedim desem yalan olur.

Sosyopat-Anna Snoekstra

Yıl 2014. Genç bir kadın markette hırsızlık yaparken yakalanır ve karakola alınır. Genç kadın polislere  kendisini 11 yıl önce esrarengiz şekilde kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan Rebecca Winter olarak tanıtır. Çünkü, burun çillerine kadar fiziksel olarak Rebecca Winter'a o kadar benziyordur ki, erkek arkadaşı dahi televizyonda kaybolan genç kızın fotoğrafını gördüğünde ikisinin aynı kişi olduğunu düşünür. 

Sahte Bec (gerçek adını asla öğrenemiyoruz), kaybolan Rebecca'nın ailesine teslim edilir. Artık ikiz erkek kardeşleri, düşünceli ebeveynleri, rahat yaşam tarzları ve havalı arkadaşlarıyla ile yepyeni bir dünyaya sahiptir. Böylece hem kaybolan Rebecca'nın başına neler geldiğini öğrenmek hem de hata yapmadan bu yeni hayatın keyfini sürmek için çok tehlikeli bir oyuna başlar. Çünkü Rebecca'nın ortadan kaybolmasına sebep olan kişi, aynı zamanda onun yerine gelen bu genç kızın Rebecca olmadığını bilen tek kişidir. 

Kitap hem kaybolan Rebecca'nın ağzından kaybolmadan önceki günleri, hem de yerine geçen genç kadının ağzından şimdiki zamanı anlatıyor. Sara Shepard'ın Yalan Oyunu'nu da feci şekide anımsatıyor. Mesleki deformasyon sanırım, televizyonda izlediğim programlarda bir mahkeme sahnesinde örneğin, taraflar yanlış yerde durduğunda nasıl sinirleniyorsam, bu kitapta da hırsızlık olayının polis soruşturması aşamasının böyle beceriksizce geçiştirilmesi kızdırdı beni. Yani hırsızlık suçuyla karakola alınıyorsunuz, kimliğiniz yok, yıllar önce kaybolan bir kızın kimliğine bürünüyorsunuz. Arkadaş bir DNA testi, bir kan tahlili, olmadı en basitinden bir parmak izi? Yok, hiç biri yok. İşte bu olmayınca, olay gerçeklikten kopuyor, haliyle çok da gerilimi kalmıyor işin. Karakterlere de çok ısındığımı söyleyemem ama eksiklikleri görmezden gelerek yazarın bu ilk romanına bir şans vermek isterseniz, şimdiden keyifli okumalar!

1 Haziran 2021 Salı

Yoldaki Kız - Monica Byrne


Kitaba geçmeden önce belirtmem gereken bir şey var. Bir kitapta cinsellikle ilgili farklı eğilimler ya da bunların çocuk tacizine varan yansımalarıyla karşılaştığımda, her ne kadar kurgu (!) olduğunun farkında olsam da, midemde istemsiz bir bulantı başlıyor. Bu benim açımdan çok rahatsız edici bir durum. Kitabı okuyalı bir seneden fazla olmasına rağmen, şimdi yazarken bile o his kendiliğinden ve hızlıca geliyor maalesef. Bu da benim bu tür kitapları zihnimde karanlık ve puslu bir görüntü olarak kodlamama yol açıyor. Hatta kitabın konusundan önce o puslu görüntü geliyor aklıma, konusunu hatırlayınca anlıyorum neden böyle hissettiğimi... Anlatabildim mi acaba?

Yoldaki Kız, adından da anlaşılacağı üzere bir yol hikayesini anlatıyor. Küçük bir kız olan Mariama ile  genç bir kadın olan Meena'nın her ikisi de yılanlar tarafından ısırılmış, her ikisi de bulundukları ülkeden kaçmaya karar vermiş ve farklı şekillerde yola çıkmışlardır. Onların uzun, upuzun, arayışlarla, kaçışlarla, mücadeleyle dolu yolculukları bir yerde kesişecek ve hikayeleri birlikte yazılmaya devam edecektir.

Her okuyucu gibi benim için de karakterlerle bağ kurmak çok önemli. Ama bu kitaptaki karakterleri hiç ama hiç sevmedim. Zerre sempati uyandırmadı hiç biri. Hepsinden öte, çocuk tacizinin spirütüel bir deneyim olarak sunulması benim için bu yazarı sonsuza kadar sildi. Okuyup okumamak sizin tercihiniz elbette ancak benim için artık ağzıyla kuş tutsa nafile! Hoşçakalın!

2 Mayıs 2021 Pazar

Minyatürcü-Jessie Burton

Çok etkileyici, fantastik, gizemli ve merak uyandıran bir kitap Minyatürcü. Okuyalı epey olmasına rağmen hala detaylarını hatırlıyor olmam bunun kanıtı sanırım. Kapak tasarımını da çok sevdim, resmen "beni okuuuu" demiyor mu sizce de?

Minyatürcü-Jessie Burton
Yıl 1686. 18 yaşındaki Petronella(Nella)'nın babasının ölümü, aileyi beklenmedik borçlar ve ağır bir geçim sıkıntısı ile başbaşa bırakır. Nella'nın annesi bu durumda en iyi yolun Nella'nın evlenerek kendini kurtarması olduğunu düşünür. Bulunan aday; 39 yaşındaki tüccar Johannes Brandt'tir. Evlilik hızlı bir şekilde gerçekleşir ancak sürekli seyahat eden Johannes'in birlikte yaşayacakları Amsterdam'a varması en iyi ihtimalle bir ay sonradır. Bu nedenle Nella eşyalarını toplar ve yeni hayatına başlamak üzere tek başına Amsterdam'a doğru yola çıkar.  Amsterdam'da Nella'yı, Johannes'in aksi ve suratsız kızkardeşi Marin karşılar. 

Johannes Nella'ya düğün hediyesi olarak, yaşadıkları evi birebir yansıtan bir minyatürün yer aldığı,  bebek evi şeklinde bir dolap verir. Nella, minyatür evde fark ettiği boşlukları doldurmak için minyatürle uğraşan bir zanaatkardan yardım almaya karar verir. Ancak minyatürcünün gönderdiği parçaların sipariş edilenden daha fazla olması, aile fertlerinin ve evde yaşayanların minyatürdekilerle korkunç derecede benzerlikler göstermesi, aile fertlerinde ya da evde bir değişiklik yaşandığında minyatürlerin de değişmesi ve dahası Nella'nın bilmediği bazı sırları minyatürler sayesinde öğrenmeye başlaması herşeyi altüst eder. 
 
Bu minik yapılar geleceği öngören, sahiplerinin sırlarını, korkularını açığa vuran parçalar mıdır? Yol mu göstermektedir yoksa yanlış bir yola mı sevk etmektedirler? Minyatürcünün Nella'ya vermek istediği bir mesaj mı vardır? Tüm bu soruların cevabını öğrenmek isteyen Nella, o güne kadar posta yoluyla haberleştiği minyatürcünün kim olduğunu öğrenmek ve minyatürlerin gizemini çözmek için işe koyulur.
 
Benim için gerçekten göz kamaştırıcı bir ilk roman. Biraz sihir, biraz gizem, Brandt'in evinin sırlarını açığa çıkarmak için açılan kapılar, girilen yollar... Ama bunun yanında kadın olmanın, hele 18 yaşında ve zengin bir tüccarın karısı olmanın günümüzle kıyaslanamayacak kadar zor olduğu Hollanda'nın altın çağına sunulan bakış ayrıca takdire şayan. Tavsiye ederim, keyifli okumalar!

13 Nisan 2021 Salı

Çocuğunuza Sınır Koyma- Robert J. Mackenzie

Robert J. Mackenzie, Çocuğunuza Sınır Koyma kitabında, çocukları cezalandırmadan, onlara sesimizi yükseltmeden nasıl kurallara uyan bireyler yetiştirilebileceğimizin yollarını anlatıyor. 


Her anne babanın rüyasıdır. Aman çocuğum özgüvenli olsun, gittiği her yere uyumlu olsun, bağımsız da olsun ama bunun yanında kurallara da uysun. Malum, çocuklar bu özelliklerin içinde olduğu bir paket programla doğmuyor. Ya da çocuk doğarken ebeveynlere de sonsuz sabır bahşedilmiyor maalesef. Olsa iyi olurdu tabi, orası ayrı😂
İşte doğar doğmaz haşin bir sevgiyle tepenize çıkartıp sonra da bir türlü oradan aşağı indiremediğiniz otur evladım-dur evladım-yapma evladım kod adlı çocuğu nasıl hizaya sokarız diye düşünüyorsanız, bu kitap tam size göre.  
Robert J. Mckenzie, evdeki minik Chucky'lere kesin ve etkili sınırlar koymayı, bunu yaparken de akıl sağlığını korumayı hedeflemiş. Kitap oldukça anlaşılır bir dille yazılmış ve vaktiniz varsa bir kaç saat içerisinde kolayca okunabilen bir kitap. Zaten okuması değil uygulaması zor. 😅 Kolay gelsin!

12 Nisan 2021 Pazartesi

İkinci Şans-Robyn Schneider

Çok satan yazarlardan Robyn Schneider'ın İkinci Şans'ı, tüberkülozun pençesindeki bir grup gencin hikayesini anlatıyor.

İkinci Şans-Robyn Schneider

Lane 17 yaşında, Ivy League okullarından biri için yarışan, oldukça zeki ve çalışkan bir öğrencidir. Ancak bir gün tüberküloza yakalandığını öğrenir ve ailesi Lane'i, gençlerin tedavi edildiği Latham House isimli sanatoryuma gönderir. Latham, yarı hastane yarı yatılı okul tarzında, oldukça katı kurallara tabi bir kurumdur. Buraya gelmek, Lane için yüksek okul ortalamasına ve hayalindeki okula veda etmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle hastalığını görmezden gelerek kendini tamamen ders çalışmaya verir.

Ancak hastalığın ilerlemeye devam ettiğini, Latham'dan her gün bir gencin eksildiğini, bazı gençlerin yıllardır burada yaşadığını ve eve dönmek gibi bir durumun belki de hiç yaşanmayacağını fark eden Lane, bu gerçeğin şokuyla sarsılır.  Sevgilisinin kendisini terk etmesi  bu duruma tuz biber ekse de, Latham'da çocukluğundan hatırladığı utangaç ve sessiz Sadie ve onun belalı arkadaş grubu ile karşılaşınca fikirleri tamamen değişir. Sadie artık çok çekici ve gözü kara bir genç kızdır ve Lane bu duruma kayıtsız kalamaz. Zamanla grubun bir parçası haline gelen Lane, hastalığı oldukça ilerlemiş olan Sadie'ye aşık olur. İki genç için artık hayat bambaşka bir anlama sahiptir ve aşk belki de bazı hastalıkların ilacıdır.

Okuması keyifli, çabuk ilerleyen, konusu itibariyle zaman zaman duygulandıran, hüzünlendiren bir roman İkinci Şans. Hastalık ve ölüm, gençlerle aynı cümlede kullanıldığında üzülmemek elde değil zaten. Ben sevdim, tavsiye ederim.

23 Şubat 2021 Salı

13 Hazine- Michelle Harrison

Kalın kapaklı, ciltli çocuk kitaplarını çok severim ve bazen sırf kapağı için kitap satın aldığım çoktur. 13 Hazine de kapak tasarımıyla beni çocukluğuma götürdü resmen ve hiç düşünmeden aldım. İyi ki de almışım:)

13 Hazine-Michelle Harrison
13 yaşındaki Tanya'yı yaşıtlarından ayıran farklı bir özelliği vardır; perileri görebilmektedir. Ancak çocukların okuduğu o güzel masallardaki iyi perileri değil,  onu uykusundan uyandıran, azarlayan, rahatsız eden kötü perileri! Tanya ne yaparsa yapsın onları görmezden gelmeyi başaramaz. Bu kötü periler  yol açtıkları pek çok karmaşanın yanında, Tanya'nın, tuhaf davranışlarına bir türlü anlam veremeyen annesi tarafından iki haftalığına kasaba dışındaki Elvesden Malikanesi'nde yaşayan büyükannesinin yanına yollanmasına da sebep olurlar.

Tanya malikanenin alt katında kilitli bir odayı merakına yenilerek açmayı başarır ve perilerle ilgili düzinelerce kitap bulur. Anlaşılan büyükkannesi de çok normal değildir. Bu kitaplardan birinin sayfaları arasında eski bir gazete kupürüne rastlayan Tanya, bundan elli yıl önce Elvesden Malikanesi'ni çevreleyen ormanda küçük bir kızın gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğunu öğrenir. Malikanenin bahçıvanının oğlu Fabian'la bu garip olayı araştırmaya başlayan Tanya'ya daha sonra babası ve büyükannesi de katılacak ve olaylar giderek karışacaktır.

Tanya çok zeki ve sevimli bir kahraman ve ona kayıtsız kalmak gerçekten zor. Yazarın yarattığı o ürpertici atmosfer ve hissettirdiği gerilim şahane. Ben çocukken de korku hikayeleri dinlemeye bayılırdım ve keşke bu kitabı o yaşlarda okuma şansım olsaydı. Ama hala geç değil, bence hem büyükler hem de küçükler için harika bir seçenek. Okuyun, okutturun. Tavsiye ederim.

22 Şubat 2021 Pazartesi

Labirent-Alexandra Monir

 Labirent, aslında herşeyin bir masal tadında ilerlediği, hani neredeyse Türk filmlerindeki olay sıralamasına göre ilerleyen sabun köpüğü bir kitap.

Labirent-Alexandra Monir

Imogen 7 yıl önce ailesinin İngiltere'de yaşadığı malikanede çıkan bir yangın neticesinde anne ve babasını kaybeder. Koruyucu bir aile tarafından evlat edinilen Imogen, artık 17 yaşındadır ve hayatına New York'ta devam etmektedir. 

Imogen bir gün bir mektup alır ve hem İngiltere'de kalan malikanenin hem de Rockford Hanedanlığı'nın tek varisi olduğunu öğrenir. Hayat işte:) Imogen artık sadece genç bir kız değil aynı zamanda genç bir düşestir ve miras işlemleri için hemen İngiltere'ye dönmesi gerekmektedir. 

Uzun bir yolculuğun ardından doğduğu topraklara dönen Imogen, geçmişin karanlık sırlarıyla yüzleşecek ve çocukluk aşkı Sebastian'la birlikte gerçeği keşfe çıkacaktır. 

Başta da dediğim gibi, çabucak okunan ve edebi değeri olmasa da insanı sıkmayan bir kitap. Seyahate çıkarken iyi bir seçim olabilir. Keyifli okumalar!

6 Ekim 2020 Salı

Zümrüt Şelaleleri- Kimberley Freeman

 Kimberley Freeman, Sarah Jio'nun izinden gitmeyi sürdürerek Zümrüt Şelalaleri'nde de geçmiş ve gelecekteki iki zaman çizgisini birleştirmeye çalışıyor. Bu anlatım tarzı sadece bana mı kabak tadı verdi, cidden merak ediyorum.

Zümrüt Şelaleleri- Kimberley Freeman

Yıl 1926. Annesine bakmak zorunda olan Violet, Zümrüt Kaplıca Oteli'nde çalışmaya başlar. Ancak yasak olmasına rağmen kalbinin sesine yenilir ve otelde konaklayan çok zengin bir ailenin varisi olan Sam'e aşık olur. Ancak bu aşkın kaderi bellidir ve şiddetli bir kar fırtınası herşeyin sonunu da beraberinde getirir.

Yıl 2014. Lauren uzun zamandır hasta olan kardeşinin hayatını kaybetmesi üzerine, onun en son mutlu olduğu Zümrüt Şelaleleri'ne gider. Bu Lauren için oldukça yeni bir durumdur. Zira uzun zamandır ilk kez evden uzaktır ve yalnızdır. Lauren bir kafede iş bulur ve çalışmaya başlar. Bu arada Zümrüt Kaplıca Oteli, uzun yıllar kapalı kaldıktan sonra restorasyon çalışmaları ile tekrar açılmaya hazırlanmaktadır. Bir gün otelin sahibi, otelin anahtarlarını Lauren'in iş yerinde unutur. Anahtarları alan Lauren merakına direnemez ve kapalı olan oteli keşfe çıkar. Odalardan birinde bir gramofonun içine saklanmış bir deste mektup bulan Lauren, mektupların kime ait olduğunu araştırmaya başlar ve kendisini oldukça ilginç bir hikayenin içerisinde bulur.

Kimberley Freeman'ın daha önce de birkaç kitabını okudum. Aynı teknikle yazılmasına rağmen onları daha çok sevmiştim. Bu kitap hem çok hafif hem de çok klasik. Sonu kendini belli eden, çok sürpriz barındırmayan ve okunduktan sonra hemen unutulan sabun köpüğü kitaplardan. Violet karakterinin fazlasıyla ahmak bir karakter oluşu da böyle düşünmemde etkili oldu sanırım. Belki iki ağır roman arası mola niyetine okunabilir. Onun dışında benim için "okumasam da olurmuş" listesine dahil olmuş bir kitap kendileri.

17 Eylül 2020 Perşembe

Kırık Dökük-Dawn Barker

Dawn Barker'ın Kırık Dökük'ü, lohusalık depresyonunu konu alan, bazı eksiklerine rağmen oldukça etkileyici bir kitap.
 
Kırık Dökük-Dawn Barker

Anna ve Tony mutlu giden evliliklerini bir bebekle taçlandırmaya karar verirler. Oğulları Jack'i kucaklarına aldıklarında ikisi de çok mutludur. Anna bebeğinin üzerine titremekte ve onun için en iyisini istemektedir. Ama Tony'nin yoğun çalışması ve Anna'nın yeni doğmuş bir bebekle tek başına kalması evdeki huzurun yavaş yavaş kaybolmasına neden olur. 

Anna bir taraftan bebekle sadece kendisinin ilgilenmesi gerektiğini, çünkü bunun iyi bir anne olmanın gereği olduğunu düşünürken, diğer taraftan işlerinden kendisine ve bebeğe zaman ayıramadığı gerekçesiyle içten içe eşini suçlamaya başlar. Ev işlerini ve bebek bakımını kusursuz bir şekilde yerine getiren mükemmel anne rolünü oynamaya çalışan Anna'da zamanla uyku sorunları baş gösterir. İlk haftalarda bebek uyumadığı için kendisinin de uyuyamadığı bahanesine sığınan Anna'nın, ilerleyen zamanlarda bebek uyusa dahi gözünü kırpmadan geçirdiği saatler günlere, günler haftalara döner. Genel durumundan şüphelenen Tony'nin ısrarı ile doktora giden Anna'ya doğum sonrası depresyon teşhisi konur ancak Anna ilaçlarını içmeyi reddeder. İşler giderek sarpa sarar ve bir gün Tony, bütün aramalarına rağmen Anna'ya ulaşamaz. Polisin günler süren araştırmaları neticesinde Anna bir uçurumun kıyısında bulunur, Jack ise ortada yoktur...

Doğum sonrası depresyon, aslında bütün toplumlarda yaygın olarak görülen ancak nedense pek dile getirilmeyen hatta sıklıkla saklanmaya çalışılan ciddi bir sorun. Tedavi edilmediği takdirde, annenin kendisine ya da bebeğe zarar vermesi ile sonuçlanabiliyor.

Mutlaka duymuşsunuzdur; eskilerin "al basması, alkarısı, çarşamba karısı" diye adlandırdığı, lohusalara musallat olan ve lohusa kadın yalnız bırakılırsa anne ve bebeğinin ölümüne neden olacağına inandığı bir kötü ruhtan bahsedilir. Buna göre; çoğunlukla çeşme başlarında ya da boş ahırlarda dolaşan bu alkarısının giysisinden bir parça koparılırsa, o parça civarda yeni doğum yapanlara bir şekilde paylaştırılır. Böylece alkarısı lohusalık müddetince o lohusaya ya da bebeğine yanaşamaz. Lohusalık bitince, o parça yolculuğuna yeni bir annede devam eder. Tüm bunları nerden biliyorum, çünkü ben de bir anneyim ve bu konuda mevcut tüm efsanelere son derece hakim, sağlam bir kaynağım var:Annem😂

Anneannemin dedesi, bir gün köyün çeşmesinde abdest alırken, başında kırmızı tülbenti olan alkarısıyla karşılaşmış ve hemen hoop tülbentinden bir parça koparmış. Olaya gel!😄 İşte o parça döndü, dolaştı ve en sonunda bana geldi. Şahsi fikrim; elbette böyle bir kadının olmadığı ve aslında tüm olayın lohusa depresyonuna yakalanan kadınların mevcut durumlarına herhangi bir teşhis koyamayan köy halkının, en azından psikolojik olarak anneyi rahatlatmak için böyle bir cadı yarattıkları ve sonrasında ise ufak bir kumaş parçasıyla bu rahatsızlığın bir anda sona ereceğine kendilerini inandırdıkları yönünde. Amacı güzel ve içinde iyilik olan bir gelenek, o yüzden destekliyorum. Bense, bez parçasını elime aldığımda tamamen başka bir kafadaydım. Tarihi mekanları, eserleri ve eski olan herşeyi dokunarak, hissederek incelemeyi çok sevdiğimden, sandıktan çıkan bu yüz küsür yıllık sararmış kumaş parçasına dokununca resmen çarpıldım ve onun kimbilir kaç kadının annelik yolculuğuna eşlik ettiğini düşünerek mutlu oldum.😌

Son olarak pek çoğumuzun bildiği şu afrikalı atasözünü tekrar hatırlayalım isterim: "İt takes a village to raise a child." Yani bir adet minnak yavruyu büyütmek için koca bir köy lazım. O yüzden çevrenizde yeni anne olmuş kadınlara lütfen yardımcı olun. Aman ne olacak demeyin, bebeği kucağınızda tutacağınız beş dakika, annenin en basitinden gönül rahatlığıyla tuvalete gitmesine yeter ve bence lohusayken endişesiz geçecek bir beş dakikanın değeri hiç bir şeyle ölçülemez.😊 Keyifli okumalar!

23 Temmuz 2020 Perşembe

Paris'ten Sevgilerle- Alexandra Potter

İsminde Paris kelimesi olan kitaplar, sizde de otomatikman okuma isteği uyandırıyor mu? Ben mesela, çok ağır bir gerilim romanını yeni bitirmişsem, hemen arkasından mutlaka böyle insanı hafifleten bir roman okumak istiyorum. Paris'ten Sevgilerle de bu anlamda biçilmiş kaftan.

Kitabın konusuna gelirsek; Ruby erkek arkadaşı tarafından havaalanında kelimenin tam anlamıyla ekilir. Bunun üzerine sinirden deliren Ruby bir hışımla, Paris'te yaşayan antika uzmanı yakın arkadaşı Harriet'i ziyaret etmeye karar verir. Harriet'in işi nedeniyle kendini değer tespiti yapılması gereken ve  70 yıldır kapalı tutulan bir evde bulan Ruby, evi gezerken bir tomar eski mektupla karşılaşır. Mektupları kendisine saklayan ve Harriet'e dahi bundan söz etmeyen Ruby, mektupları okudukça ikinci dünya savaşı yıllarında yaşanmış büyük bir aşkın tam ortasına düştüğünü anlar.

Başta da dediğim gibi, kafa dağıtmak için okuduğum bir roman olduğundan edebi değeri vs. hakkında eleştiri yapmak istemiyorum. Romantik ve hafif bir kitap okumak, o güzelim sokakların büyüleyici atmosferinde kaybolmak istiyorsanız tavsiye ederim. Ne derler bilirsiniz; "Paris is always a good idea."😉
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...